Günümüzde dünya, ABD, Rusya ve Çin gibi üç büyük emperyalist gücün varlığıyla şekilleniyor. Bu ülkelerin, dünya barışını sağlamak adına ortak bir amaç etrafında birleşme ihtimali oldukça düşük. Bu durum, nükleer silahlarla dolu bir dehşet dengesi oluşturarak, dünya üzerindeki gerginliği artırıyor.
Soğuk Savaş döneminden bu yana, dünya nükleer savaş tehlikesine en yakın durumla karşı karşıya. Topyekun bir nükleer çatışma durumunda, hiçbir ülkenin savunma mekanizmasının yeterli olamayacağı bir gerçek.
Özellikle Türkiye, Rusya’nın hedeflerinden biri haline gelmekte. İncirlik üssündeki nükleer füzelerin havalanmadan vurulması hedeflenebilirken, ABD veya Rusya’nın İstanbul ve Çanakkale boğazlarını kontrol altına almak istemesi kaçınılmaz bir senaryo olarak öne çıkıyor. Zira, boğazlar 1. Dünya Savaşı’nın kaderini belirleyen unsurlardan biri oldu ve tarihin tekrar edebileceği düşünülüyor.
Atom bombasının yapılış sürecini anlatan “Oppenheimer” filmi, beyaz perdeyle olan bağını yitiren birçok insanın bile sinemaya gitmesine vesile oldu ve dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’nin gündemine de oturdu. Film, atomun gücünün serbest bırakılmasıyla başlayan değişimi, bilimsel devrimlerin insanlık üzerindeki etkisini ve bilim insanlarının rolünü sorgulama fırsatı sundu. Bu konuları, Prof. Dr. Bekir Karaoğlu ile derinlemesine ele aldık.
Yönetmenin çabasını takdir ediyorum. Atom bombasının yapılışı ve Oppenheimer gibi çok yönlü bir karakterin anlatılması zor bir görev. Ancak, filmi izlerken doğrusal bir anlatım yerine geriye dönüşlerin sıklığı, seyircinin olayları tam anlamasını zorlaştırmış. Bu tür bir karmaşıklık, izleyiciyi sıkça yanıltabileceği için yönetmenin tercihi sorgulanabilir.
Oppenheimer, atom bombası Japonya’ya atıldıktan sonra hiçbir pişmanlık duymadı. Filmdeki kutlamalar ve Başkan Truman ile olan görüşmesinde pişmanlık hissettiği izlenimi yanlıştır. 1960’ta Japonya’ya gittiğinde, gazetecilerin “Hiroşima ve Nagazaki’yi ziyaret edecek misiniz?” sorusuna verdiği yanıt, “Gezi planımızda orası yok” şeklindeydi.
Los Alamos’ta nükleer bomba yapımında çalışan üç hocam vardı. Bunlardan biri Weisskopf, Los Alamos’un ilk belediye başkanıydı. Diğeri Philip Morrison, bombanın atılmasından sonra Japonya’ya giden ilk ekipte yer aldı. Üçüncüsü ise Harry Kendall’dı. Bu hocalar, yaptıkları konferanslarda, Almanya’nın nükleer bomba geliştirdiğine dair ikna edildiklerini ancak bunun gerçek olmadığını anladıklarında pişmanlık duyduklarını dile getirmişlerdi.
Bana kalırsa, Ukrayna savaşı ile bu filmin yapımı arasında doğrudan bir bağlantı yok. Ancak, Oppenheimer gibi pişmanlık duymayan bir karakterin 70 yıl sonra rehabilite edilme çabası dikkat çekici. Hollywood’un hiçbir filmi sebepsiz yapmadığı gerçeği göz önüne alındığında, Batı medeniyetinin yüceltilmesi amacı güttüğü anlaşılabilir. Filmde, bombanın Japonya’daki yıkıcı etkilerini göstermemesi, izleyicilerin Batı medeniyetinin savaş ve yıkım getirdiği fikrine kapılmalarını engellemeyi amaçlıyor olabilir.
Kısmen doğru ancak bu görüş eksik. Nükleer silahlar, 1. ve 2. Dünya Savaşları gibi küresel çatışmaların yaşanmasını engellemiş olabilir, ancak bunun yerini vekalet savaşları almıştır. Kore, Vietnam, Afganistan ve son olarak Rusya-Ukrayna savaşları gibi çatışmalar, devletlerin arka planda nükleer güçlerine güvenerek daha cesur adımlar atmalarına sebep oluyor.
Bu konuda etkileri sınırlı. Küba krizi örneği aklıma geliyor. 1962’de Sovyetler Birliği, Küba’ya nükleer başlıklı füzeler yerleştirmek istediğinde ABD, “Belirttiğim çizgiyi geçtiğinde müdahale edeceğim” diyerek ültimatom vermişti. O dönemde dünya bir hafta boyunca nefesini tuttu. Sonunda, Rus gemileri geri dönerken, karşılığında Türkiye’deki ABD füze rampalarının kaldırılması sağlandı.
Mevcut denge, akıl ve hakkaniyetten uzak bir durum sergiliyor. Nükleer silahlara sahip olan beş ülke (ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa) 1970’te bir araya gelerek Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nı (NPT) imzaladı. Bu ülkeler, “Biz sahip olabiliriz, ama diğer ülkelerin sahip olmasına izin vermeyeceğiz” anlayışıyla hareket ediyorlar. Diğer bazı ülkeler ise, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve İsrail gibi, nükleer silaha sahip olma yoluna gitmişlerdir. Bu düzenin kalıcı ve güvenli olabileceğine kimse inanmaz; her ülke, kendi güvenliğini sağlama çabasında olacaktır. İran’ın nükleer enerji projeleri de bu bağlamda dikkate değerdir.
Soğuk Savaş döneminden bu yana dünya, nükleer savaş tehlikesine en yakın dönemini yaşıyor. Bilim insanlarının hazırladığı Kıyamet Duvar Saati, bu yıl 90 saniye kaldığını gösteriyor. Ukrayna savaşı sırasında Rusya, Beyaz Rusya’ya taktik nükleer silahlar yerleştireceğini açıkladı. Ayrıca, ABD ve Rusya arasında yapılan Stratejik Silahları Azaltma Antlaşması (START) sayesinde nükleer başlık sayıları azaltılabilse de, bu antlaşmanın 2026’da sona erecek olması kaygı verici. Yeni tehditler arasında siber saldırılar da yer alıyor. Sonuç olarak, böyle bir nükleer savaş durumunda hiçbir ülkenin savunmasının olmayacağını söyleyebilirim.
Nükleer savaş henüz yaşanmadı ve ülkeler bu tür planlarını kamuoyuna açıklamazlar. Bu nedenle, kesin bilgi olmadan yapılan tahminler genellikle korkutucu ve yanıltıcı olabiliyor. Nükleer kış senaryosuna göre, bombaların patlaması ve çıkan yangınlar sonucu atmosfere yayılacak toz ve is, güneş ışınlarının dünyaya ulaşmasını engelleyecek ve küresel soğumaya yol açacak. Ancak, bu görüş günümüzde yalnızca bir teori olarak kalmış durumda.
Türkiye, özellikle Rusya’nın hedefleri arasında yer almaktadır. İncirlik üssündeki nükleer füzelerin havalanmadan imha edilmesi hedeflenirken, ABD veya Rusya, İstanbul ve Çanakkale boğazlarını kontrol altına almak isteyebilir. Tarihsel olarak, bu boğazlar 1. Dünya Savaşı’nın kaderini belirlemişti ve yine benzer bir durumda aynı sonucun yaşanabileceği düşünülüyor.
Türkiye, nükleer enerji yatırımlarına devam etmeli ve bu alanda uluslararası işbirliklerine yönelmelidir. Ayrıca, İncirlik üssündeki nükleer başlıkların bir an önce elden çıkarılması gerekmektedir. Bir zamanlar çevreci geçinen kesimin, Akkuyu santrali yerine İncirlik’te boy göstermesi gerektiği gibi, bu konunun da gündeme getirilmesi önemlidir.
Barışçıl nükleer enerji kullanımı yüzde 100, silahlı kullanım ise yüzde 0 olmalıdır. İnsanoğlunun evrende varoluşunun bir anlamı olabilmesi için, bu denge sağlanmalıdır. Kendi dünyalarını yaşanmaz hale getirip, kendi elleriyle yok eden bir medeniyet düşünmek oldukça trajik bir durumdur.
Nükleer teknolojiler, insanlığa birçok fayda sağlayabilir. Nükleer enerji santralleri, karbon salınımı olmaksızın elektrik üretimi sağlamaktadır. Nükleer tıp alanında, kanser, kalp hastalıkları ve genetik hastalıkların teşhis ve tedavisinde büyük ilerlemeler kaydedilmektedir. Ayrıca, gıda güvenliği ve çevrenin korunması gibi alanlarda da nükleer teknolojiden yararlanılmaktadır. Örneğin, Afrika’da nesli tükenmekte olan gergedanları korumak için radyoaktif izotoplar kullanılarak kaçak avcılığın önüne geçilmeye çalışılmaktadır.
Zarar vermenin önüne geçmek mümkün olmayabilir çünkü iyilik ve kötülük, bilimsel keşiflerin özünde değil, keşifleri yapanların zihninde şekillenir. Bilim, doğayı keşfetme çabasıdır ve bu çaba insanlık var oldukça devam edecektir. Oppenheimer gibi bilim insanları, yaptıkları keşiflerin nerelerde kullanılacağını düşünmezler; bu da sorunun bir parçasıdır.
İnsanoğlu, kendini yok etme gücünü çoktan aşmış durumda. Örneğin, Rusların ürettiği Çar bombası, 57 milyon ton dinamite eşdeğer. Bu miktar, 2. Dünya Savaşı’nda kullanılan toplam mühimmatın 10 katıdır. Bilimde etik standartlar belirlemek de oldukça zordur. Bunun iki ana nedeni var: İlk olarak, bilim artık bireysel çabalar yerine devletler veya büyük şirketler tarafından yürütülüyor. İkincisi ise, bilim insanlarının etik kaygılarının pek de önemsenmemesidir. Bu durum, etik kriterlerin uygulanmasını zorlaştırıyor.
Bu söz, Hindu kutsal kitabı Bagavat Gita’dan alınmıştır. Oppenheimer, bu kitabı okuyan biriydi ve bu sözler, ilk nükleer bomba testinden sonra aklına gelmiştir. O dönemde, Los Alamos’ta gerçekleşen test sırasında, orada bulunanların tepkileri karışıktı; bazıları gülerken bazıları ağladı. Bu söz, belki de “Galiba bir hata yaptık, boyumuzu aşan bir işe kalkıştık” anlamına geliyor.
Prof. Dr. Bekir Karaoğlu, 1948 yılında İstanbul’da doğdu. Mons Üniversitesi (Belçika) lisans ve Boğaziçi Üniversitesi yüksek lisans programından sonra Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) Nükleer Fizik alanında doktora yaptı. Yurtdışında Umman’da çalıştı. İTÜ, Yıldız Teknik Üniversitesi ve birçok vakıf üniversitesinde öğretim üyeliği yaptı. Fizik lisans eğitimi için yazdığı ve tercüme ettiği 10 kitabın yanı sıra, ‘Yüz defa ölen adam: Bilim tarihinden insan manzaraları’ kitabıyla Oppenheimer ve filmde kısaca görünen diğer bilim insanlarının hayatlarını anlattı.
GÜNDEM
10 gün önceEKONOMİ
10 gün önceGENEL
10 gün önceGENEL
10 gün önceGÜNDEM
11 gün önceSPOR
11 gün önceGÜNDEM
11 gün önce